Fark Yaratan Nedir?

Günümüzde herkes eğitimin ve gelişimin ne denli önemli olduğunun farkında… Üniversiteleri bitiriyoruz, ikincilere hatta üçüncülere başlıyoruz. Çeşitli eğitim ve sertifika programlarına katılıyoruz. Bir çok dili öğrenmeye çaba gösteriyoruz. Kendimizi geliştirmek, işimizi zenginleştirmek adına işimizle ilgili gündemi takip ediyoruz, kitaplar okuyoruz, yayınları izliyoruz. Tüm bu çabaların arkasında daha tatminkar ve kazançlı bir iş hayatına sahip olma isteği bulunuyor ama elimizde olan çoğu zaman stres, yorgunluk ve başarısızlık korkusu oluyor. Çabamıza rağmen istediğimiz noktaya gelemememizin sebebi ne olabilir?

Her iş mutlaka biri tarafından yapılır ve tamamlanır ama bir iş yalnızca işini seven biri tarafından yapılırsa farklılaşır. Çünkü işini seven tarafından yapılan bir işte “özen” olur. İşini seven ve ona tutku duyan insan ancak işinde fark yaratabilir.

İş yaşamı başarma arzusuyla anlam kazanır; başarma arzusunun temelinde de işini sevmek vardır.

Bir çalışanı, aynı işi yapan diğer çalışanlardan ayıran şey işine duyduğu sevgidir. İşe duyulan sevgi içinde çok büyük bir potansiyel barındırır. Sevginin ardından gelen çaba da bu potansiyeli gerçeğe dönüştürür. Bu nedenle işe alım süreçlerinde esas anlaşılmak istenen adayın işine karşı duyduğu sevginin ölçüsüdür. İşini seven insan ona saygı duyar ve emek vermeye istekli olur. Sadece para kazanmak için ya da ezkaza  yöneldiği bir alansa o adayın başarılı olma, kendisi ve şirket için değer üretme olasılığı neredeyse yoktur.

Fark yaratan sevgidir.

İlkokul öğretmenimin söylediği ve o gün için anlayamadığım Çinli filozof Konfüçyüs’ ün şu sözünü bugün çok iyi anlıyorum;

“Sevdiğiniz işi yaparsanız, bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.”

Reklamlar

6 Maddede Başarısız Yönetici

  1. Ekibini küçümse:Yaptıkları iş sonuçlarının asla arkasında durma ama iyi bir şey çıkartıyorlarsa hemen üstüne adını yapıştır. “Dışarıya” karşı ekibinin ne kadar yetersiz olduğundan yakın. Sen olmasan departmanın çökeceği mesajını sürekli ver.
  2. Ekip üyelerinin arasını bozmayı dene:Ekip üyeleri hakkında dedikodu yap, yanında biri varken diğerini kötüle. Senin yanındaki en iyi eleman olsun, diğerlerinin hepsi işe yaramaz… Hepsine aynı şekilde yap bunu. Sonra da içten içe eğlen; “siz hiçbir zaman ekip olamadınız” de.
  3. Yapılan işi asla takdir etme:Önüne koyulan işe asla bir kerede onay verme. Bir hata bulmaya kas, zorla bir hata çıkar, yoksa hiçbir şey; baskısını beğenme, tablonun biçimi değiştirt, iş kabul etmeme konusunda yaratıcı ol. Eleman, hiçbir değişiklik yapmadan üç gün sonra da aynı işi getirince “aaa bak ne güzel olmuş şimdi, gördün mü” de, eleman da sıcacık gülümsesin “iş bilgin” karşısında…
  4. Her durumda nasıl “başarılı” olduğunu anlat:Zorlu yolları aşıp geldiğin bu noktanın keyfini bu anlarda çıkarırsın, bu nedenle her fırsatta nasıl “başarılı” olduğunun hikayesini sıkıştır araya. Gerçekten yaşamış olman gerekmiyor, hayal gücüne güveniyoruz. Zorlu yöneticilerle çalışma, ekonomik sıkıntılar çekme gibi durumlarla ilgili  listen olsun, şikayet eden her kişiye yapıştır bu şablonları. Gör bak, insanların bakışı nasıl değişiyor sana karşı. Sonucunu her zaman “mükemmeliyetçi” yapına bağlamayı unutma ama… Bu yapın sayesinde sen şu an buralardasın, bunu bastıra bastıra söyle. Tabi şunu da eklemeyi unutma; şimdiki çalışanlarda seninki gibi azim, istek yok ki, inşallah başarılı olan çıkar, zor ama… Unutma ki sen, kariyerinden ilham alınacak bir kişisin.
  5. Kimseyle bilgi paylaşma:Bu altın kural! Bilgi paylaştıkça biten bir şey olduğundan, bilgi sadece sendeyse değerli olduğundan, ne kadar çok bilirsen ve ekibin ne kadar az bilirse senin işlerini yürütmen o kadar kolay olacağından asla işle ilgili bilgi paylaşma. Toplantı yapıp, ekibine bir şey aktarma. Herkes kendi kanallarını üretsin canım, onu da mı sen yapacaksın! Böylece ekibinin şirket yönetimiyle bağlantısı bir tek sen olacaksın. En kritik süreçlerde bile ekibini bilgilendirme, yeri gelince de, yani ekip dışardan duyup seni sıkıştırınca da “aman canım, bundan da mı haberiniz yok” de, çık işin içinden.
  6. Kitap okuma, bilimsel hiçbir şeyi takip etme:Zaten yönettiğin kitle belli, sen her halukarda onlardan bilmem kaç seviye üsttesin, ne gerek var canım yayın, zirve, makale vs. takip etmeye. Gazeteler vermiyor mu hafta sonu iş ekleri filan, al onlardan, hem pazartesi sözlü yaparsın ekip üyelerini. Aaa yoksa gazete de mi okumuyorlar? Arada kitap, dergi, makale okuyan ekip üyeleri varsa, en iyi provoke etme yöntemi neydi; küçümsemek! Küçümse; kitabın adını, yayınevini… Hakkında yazılmış bir yorum uydur mesela; “şu yazar o kitap hakkında şöyle demişti, ben asla okumam, saçma bir şey, sen de bırak bence” de, sıyrıl aradan, asla belli etme bir fikrinin olmadığını. Zaten mümkün mü senin bir konuda fikrinin olmaması…

2016 yılının ilk yazısında ilham verici bir şeyler yazmak isterdim ama kalemimden bunlar döküldü. Kendime #gelecegenot tadında yazdım. İlham veren herkese teşekkürler!

Çalışmanın Dönüşümü

Herkes mevcut şartlar, kendi yetenekleri ve bilgisi dahilinde çalışmak zorundadır. Zorunluluk diyorum çünkü çalışmanın para kazanmaktan öte yemek içmek gibi bir ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. Peki tam olarak nedir çalışmak?

Ücret karşılığı bir işe sahip olmak mı? Peki ya ev işleriyle ve çocuk bakımıyla ilgilenen “ev hanımları”, çalışmış olurlar mı? Bir de önemli bir toplumsal rol olarak gönüllü belirli işler yapan kişiler var; gönüllü olarak bir işte, projede yer almak çalışma mıdır?

Karşılığı ödensin ya da ödenmesin çalışmayı zihinsel ve fiziksel çabanın harcanmasını gerektiren, insan gereksinimlerini karşılayan mal ve hizmetlerin üretimini hedef alan ödevlerin yerine getirilmesi diye tanımlayabiliriz, diyor Anthony Giddens, Sosyoloji kitabında, bütün kültürlerde çalışma ekonominin temelidir. Ekonomik sistem, mal ve hizmetlerin üretimi ve bölüşümünü düzenleyen kurumlardan oluşur. Bu tanımı seviyorum çünkü tüm soruların cevabını içeriyor.

Çalışma biçimi, çalışma eylemi için gereklilikler ve çalışma motivasyonu ilk insanın çalışmaya başlamasından bu yana sürekli bir dönüşüm içinde. Sanayi devriminden (18. ve 19. Yy)  önce geniş aileler sadece kendi ailelerinin hayatlarının idamesi için çalışırlardı. Beslenme için gereken tarlayı ekip biçme konusu tüm ailenin göreviydi ve herkes tarlanın ekip biçilmesi konusunda baştan sona her sürece hakim olarak yaşarlardı. İş çeşitliliği vardı ve herkes bir diğerinden bağımsız olarak hayatta kalabilirdi. Sanayi devriminden sonra işler değişmeye başladı, öncesinde kendi evinde herkesten bağımsız kendi geçimi için çalışan insan, artık yavaş yavaş bir sistemin parçası olma yolunda ilerledi. Adam Smith Ulusların Zenginliği (1776) kitabında iş bölümünün sağladığı üstünlükleri bir toplu iğne fabrikası üzerinden anlatıyor, “tek başına çalışan bir kişi bir günde belki 20 iğne yapabilir. Fakat bu işçinin ödevi bir dizi yalın işleme bölünürse, uzmanlaşmış işleri yapan on işçi işbirliği içinde günde 48.000 iğne üretebilir. Başka bir deyişle işçi başına üretim oranı 20’den 48.000’e çıkmıştır; her bir uzman işlemci tek başına çalıştığında yapabileceğinden 240 kat daha fazla iğne üretmektedir.”

Adam Smith’ in düşüncelerinin etkisi Frederic Winslow Taylor’ın “bilimsel yönetim” dediği çalışmalarında devam etti. Taylor bir işi nasıl en etkin küçük parçalara böleceğimiz konusunda ayrıntılı incelemeler yaptı ve bir üretim sistemi olan Taylorizmi somutlaştırdı. Bugün iş gücünün nitelikten yoksun bırakılması ve makineleştirilmesi ile eş anlama gelse de çalışma hayatımızda yeni bir dönem açtığı ve bugün ki çalışma hayatının dönüşümünde çok önemli bir kilometre taşı olduğu kabul edilmelidir. Sonuçta her değişim sancılı olur.

Modern toplumda ekonomik olarak karşılıklı bağımlılığın, geleneksel toplumlara göre daha çok artmış olmasının müsebbibi kim diye sorsalar hiç düşünmeden Henry Ford derim; Taylor’ ın düşüncelerini benimseyip hayata geçiren ve geliştiren Henri Ford’ u, bir de bu sürece “kitlesel üretimin kitlesel pazarlar gerektirdiği” düşüncesini eklemesi nedeniyle geçen yüzyılın altın çocuğu ilan ediyorum. Yapılan iş bölümü analizleri nedeniyle artan üretim çıktısı, alıcısı olmadan bir anlam ifade etmeyecekti, Ford işin bu kısmını geliştirdi ve bu “günde 8 saat çalışma ve 5 dolar” ile çalışanlara ürettiklerini tüketme şansının verilmesi anlamına geliyordu.

Bu bahsedilen sistemlerin bugün artık yok olmaya doğru gitmesinin nedeni çalışanın işinde eylem özerkliğinin olmamasına dayanmakta; bu sistemlerde çalışan sadece işin bir parçasıdır, ne yapması gerektiği belirli sınırlarla çizilmiştir, işler yöneticiler tarafından belirlenmiştir ve yapması gerekenlerin dışına asla çıkamaz, yakından izlenir, üretim standartlarını korumak için disiplin çok yüksektir, sürekli denetim vardır. Bunların sonucunda ulaşılmak istenen hedeften çok farklı sonuçlar meydana gelir; işçinin morali düşük, işe kendini adaması mümkün değil, tatminsizlik ve kaytarma düzeyi çok yüksek…

Son olarak Henry Ford’ un bir sözü ile yazımı tamamlıyorum;

“Çalışmak yaşadıklarımızdan çok daha fazlasıdır, o bize yaşamın kendisini verir.”